ANLAMSIZ MAYMUN'UN ANLAMSIZ SERÜVENLERİ - 1
Halil İbrahim Örcün
Anlamsız Maymunun Anlamsız Serüvenleri
I. Bölüm
- 1 -
Mayıs başı henüz ama bugün hava çok sıcak! Bu evin taraçaya çıkan kapısının önünde genişçe bir verandası var. Atales, İdeyaların maymunu. Veranda çatısının hemen altında esintili bir köşe bulmuş, oradaki bir kirişe yanlamasına uzanmıştı. Dirseğine yaslanıp başını eline dayamış ve derin düşüncelerin içine dalıp gitmişti deminden beri. Ufuklara takılıydı gözleri. Elinde birazı yenmiş bir muz tutuyordu. Karnı toktu gerçi. Arada bir minik parçalar kopararak yalnızca tat için yiyordu; çevresinde güneşle birlikte almaşıklaşan âlemi seyrederken.Demin varendanın yuvarlak ağaç dikmesinden aşağıya kayıp meyvelerle dolu küçük siniden bir muz alıp gelmişti. Çekinerek: Çünkü öğleden sonra, böyle bir muz yüzünden azarlamıştı annesi onu. Başka yerden koparmayacak, bu evin ağaçlarından yiyecekti. Sinideki meyveler al yeden sayılıyor muydu? Evetti!
Siniye baktı. Üzerinde Güneş’in ışınları parıldayan bir siniydi. Güneş'te kalmıştı. Annesi verandadaki sedirde sızmış, uykuya dalmıştı. Meyveleri gölgeye koymak lazım! Parıltılar gözlerini aldı bir ara. Biraz kafasını çevirip yan gözle bakarken, siniye değil, üstüne uzandığı kirişle sini arasında uzanan boşluğa bakmakta olduğunu fark etti. Yani siniye bakıyordu gene, ama aradaki boşluğu görüyordu.
Başını diğer tarafa doğru çevirdi. "Belki başka bir yolu vardır." diye düşündü. Önünde uzanan koca vadiye baktı. Demin düşünmekte olduklarına dalmıştı yeniden.
"Aslında bütün sorun derinlik. Ta o uzaktaki ağaçlar da evin bahçesindeki şu ağaçlar da yan yanalar yoksa. Nasıl oluyor?" Farklı uzaklıklardaki iki şey, gözlerinin önünde nasıl yan yana geliyor? Sonra, şeyler uzaklaştıkça niye küçülüyor? Şu uzaktan görünen koca çınar, şu az ötedeki erik ağacından uzakta diye neden daha küçük? Hem de aslında hiç de öyle değillerken! Derinliği anlamıyor değil, ama o yalnızca görüngüleri gerçek almak istiyor. "Biri küçük, biri büyük oluyor işte! Öyle bu! " deyip geçse. İyi de?
"Evet, bütün sorun boşluk." Bir yerden bir yere atlarken geliştirmişti bu düşüncelerini.
"Boşluk olmasaydı derinlik olmazdı." Derinlik olmasaydı her yer kolaylıkla sıçranabilir olurdu. Güneşe sıçramakla şu ağaca sıçramak arasında fark kalmazdı.
Aşağıda bir sehpa ve üstünde oynamasının yasak olduğu bir makasla çeşitli ipler vardı. Gözü oraya takıldı. Kendi boylarında turuncu bir ip parçası sehpadan yere düşmüştü; onu hayalinde yerden aldı, uzattı ve Güneş’e kadar vardırdı. Hayali bir ipte nasıl yürünür? Düşündü maymun. Bulamayıp boşverdi.
"Dur! Makas." Aklına bir şey gelmişti. Annesi oynama demişti ama aklından oynayacak makasla ya. Ellemeyecek ki. Sorun yoktu. Sonra kirişte çömeşip oturdu. Sağ dirseğini dizine, yumruğunu da çenesine dayadı.
"Benim boyumdaki şu ipten bir tane de ta güneşe kadar uzanan bir ip varmış mesela. İkisi de gene aynı kalınlıkta gene. Kısa ipi de uzun ipi de kesmek için aynı makas ve aynı güç yeterli olacaktır, değil mi? Öyleyse, o zaman!"
Kısayı ve uzunu anlamsızlaştıran ve aynılaştıran bu kalınlık bağlantısında olduğu gibi; aynı şekilde, varlığın boyutları arasında da derinliği anlamsızlaştıran bir bağ bulunamaz mıydı?
Bir bağ aradı. Parmağını kaldırdı. Güneş'in üstüne denk getirdi. Sonuçta parmağı ve Güneş yan yana duruyor. "Mesela, bu bir bağ" diye düşündü. Buradan bir şeyler çıkarmaya çalışıyor. "Güneş orada, ben burada." diyerek konuyu toparladı sonunda. Ortada parmağı var.
Parmağından güneşe sıçradığını hayal etti. Nasıl olacağını zihninde betimlemeye çalıştı. Bir sürü soru uçuştu o sırada kafasında. Mesela, kendini parmağına nasıl aktaracaktı ve kendisi ortada olmayınca parmağı o sırada nerede bulunuyor olacaktı? Bunlar boş sorulardı. "Geveze düşüncelere kapılma. Fazla dallanıp budaklanmak iyi değil." diye düşünüp kendine çeki düzen verdi.
"Derinliği tamamen kaldırmak değilse de bir süreliğine de olsa atlatmak bir şekilde mümkün diyelim biz."
Bu kez tek gözünü kapatıp baktı. "Bir gözümü kapatınca parmağım Güneş'in bir tarafına, diğerini kapatınca ise diğer tarafına geçiyor. Bu durumda bir gözünü kapatmanın hiçbir yararı yok. Güneş’e yaklaştırmıyor, aksine uzaklaştırıyor seni." İki gözünü de açtı ve parmak ortada, tam Güneş'in üstünde. “Bu noktada yapılmalı atlayış.” diye karara vardı.
“Bu uzaklıkları hiç eden derinliksiz görüngüsel gerçekliğe geçmenin yolunu bul ve oradan Güneş'e sıçra." Aklından bir sıçradı şöyle. Aklıyla bir bedeni de yerinden sıçramıştı bir an çömeşekaldığı serin kirişte. "Güneş'e geçince görüngüsel gerçeklikten çık ve derinlikli hale geri dön. İşte Güneş'tesin. Evet, olay bu!"
Böyle bir şey gerçek hayatta nasıl becerilebilirdi. Akılla yapılabiliyordu bu atlayış; öyleyse burada niye yapılamasındı? Bir sıçrasa sanki Güneş'e varabilecekmiş gibi bir duyguyla dolmuştu içi. Önündeki boşluğa baktı. İkinci kattan ağaçsız bir boşluğa atlamak demekti bu. Gerçi bu yükseklik ona pek zarar verecek bir yükseklik de sayılmazdı ama uçuşun aşağıda yayılmış kart güllerin dikenli dallarında bitmesi pek yüksek bir olasılıktı. "Yok, boşluğa çare yok!"tu.
Çömeştiği yerden düzelip kirişe oturdu. Aşağı sarkıttığı ayaklarını ileri geri sallayarak manzarayı seyretti. Güneş yakında batacak. Bir ses işitmişti. "İdeya!" diye düşündü. Onu odasında görür gibi oldu. Taraçaya çıkma vakti. Güneş alçalmıştı ya artık! Güneş'te yanmaktan kaçınan kızıl beyazı tenli bir genç kızdı İdeya.
İdeya, serin taş duvarların korumasını bırakıp taraçaya çıkma vaktinin geldiğini düşündü. Açık kapıdan geçip dışarı çıktı. Hafif bir esinti karşıladı onu. Gövdesini sarmalayıp uzun ince mavi elbisesinin eteklerini uçuşturarak! Bir an durdu, derin bir nefes aldı ve esintiye bıraktı kendini. Birbirlerinden geçip gittiler esintiyle birlikte.
Annesi varendanın serinliğinde kilim serili ağaç sedirde uzanmış ve uyuya kalmıştı. Dikmekte olduğu elbise parçasının uykuya yenik düşmeden önce son anda sehpaya bırakılıverildiği belliydi. Annesinin gözlerinin kapanırken sedire uzanışını, elindekileri sehpaya koyuverişini seyretti canlanan imgeleminde. Geçmiş zamanı seyreder gibiydi. "Herhâlde böyle olmuştur." diye düşündü.
Makası da sehpada kalmıştı. Yoksa Atales dolayısıyla makası böyle ortada bırakmazdı annesi. Bugüne kadar hiç meraklanmadığı, ellemediği halde; nedense bugünlerde kafayı makasa takmıştı maymun. İki de bir eline alıp oynamaya çalışıyordu. Bu tür şeyleri ellememeyi öğrenmişti aslında; bıçak gibi tehlikeli şeyleri ellemez, oynamazdı. Annesinin uyarılarından sonra artık makasa da el sürmüyordu ama yine de dikkatli olunmalıydı.
Bir sabah annesi uyandığında taraçada bulmuştu Atales’i. Daha birkaç aylık bebekti. Şempanzeye de berberi şebeğine de benziyordu ama ne şempanzeydi ne de şebek. Kuyruksuzdu, açık kahverengi tüyleri vardı. Yüzü en çok bir insanı andırıyordu. Nereden geldiğini ya da türünü kimsenin bilemediği bu şirin yavru da buraya nasıl geldiğini bilmiyordu. En son kardeşleriyle birlikte oynuyordu. Sonra?
Maymunu sahiplenmişler, aileye katmışlardı. İdeyaların küçükken bir maymunu vardı; türü de adı da Atales olan. Yavru maymun geldiğinde, üç beş yıl oluyordu ihtiyarlıktan öleli. Bu yavrunun adına da ağız alışkanlığıyla yine Atales deyivermişlerdi. Adı bu olsa da türü bu da değildi. İki yaşını doldurmuş, üçe girmişti geçenlerde.
Atales, inip İdeya'nın yanına gelmişti. Elindeki yarım muzu da bırakmamıştı. Bir hoplayıp İdeya'nın kucağına çıkmak ve ona sarılmak istiyordu her zamanki gibi. İdeya durdurdu onu.
- Dur, sen büyüdün, ağır oldun çok. Artık, her zaman kucak yok. Biraz eğildi ve kollarını açtı.
- İşte böyle sarılalım artık. Sarıldılar. Ayrılma vakti geldiğinde, Atales İdeya'yı bırakmayıp kucağına geçmek istedi.
- Hayır Atales, bırak beni! Dur, muzun elbisemi kirletecek!
İdeya sonunda kurtulmuştu.
Bu arada çıkardıkları seslerle uyanan annesi artık ayaklanmış ve sedire oturmuştu. Atales'in sırtı ona dönüktü. Uyandığını görmemişti. Fark edince, elindeki yarım muzu ondan saklamak istermiş gibi oldu. Yüzünde suçlu bir ifade belirmişti. Bunu fark eden annesi gülümsedi.
- Aa oğlum! Ben sana tepsiden muz alıp yeme demedim. Başkasının bahçesinden koparıyorsun, ondan kızdım. Var burada ya, buradan al ye işte.
- Bunu da komşudan koparmıştır, dedi İdeya, Atales'e doğru hınzırca gülümseyerek.
Annesi;
- Yok yok, bu bizim muzlardan. Sonra çocuk severmiş gibi konuştu Atales'le.
- Koparmaz benim oğlum. Utanırmış da annesi. Gel, gel annene.
Kollarını açıp yanına çağırdı Atales'i. Birkaç çevik adımda İdeya'nın yanından annesinin kucağına geçiverdi maymun. Aradığı kucağı bulmuştu. Genç bir maymun olmuştu artık ama hala bir çocuktu o. Kardeşlerinden biriydi İdeya'nın.
İdeya Aynuların taraçasına doğru hızlı bir bakış attı. Dışarı çıkmış mı diye Aynu. Çıkmamıştı. Diğer tarafa doğru yürüdü. Kenara gelip sağ elini geniş mermer tırabzana dayadı. Kütüphaneye doğru baktı. Çok uzakta değildi; aralarında beş on bahçeli ev vardı en fazla. Kütüphanenin yapılışını izlemeye başladı.
Ustalar, işçiler, yapımı artık neredeyse tamamlanmış ana yapının dış duvarlarını örüyorlar. Çoğu gitti, azı kaldı. Yakın zamanda bitirirler. En küçüğü bile bir insan boyundan daha büyük olan koca koca taşlar hummalı bir çalışma ile üst üste koyuluyor son yıllardır. Üzerine su döküldüğünde, suyun hiçbir tarafa yönelmeden olduğu gibi yerinde kaldığı düzlükte, pürüzsüzlükte terazilenerek işlenmiş kayalar bunlar. Oturdukları evler de böyle taşlarla örülüydü ama çok daha küçük taşlardı onlar.
Üçüncü ve son kat da bitmişti. Bugünlerde çatı taşlarını da yerlerine yerleştirmeye başladılar. Bu taşlar mermerden. İşçiler, ustalar her zamankinden daha kalabalıklar. Yoğun bir hareketlilik vardı gün boyunca orada. Şimdi artık kütüphanedeki hareketlilik yavaşlamakta; toparlanıyorlar, akşam oluyor çünkü. Evlerine gidecekler sonra.
Bolluk bereket fışkıran bağların, coşkun bahçelerin içlerine kurulu bir iki katlı ferah evlerin ve daha ötelerinde ormanların, derelerin, bataklıkların yayıldığı bu uçsuz bucaksız ovanın ortasından iki üç ulu çam ağacı boyunca yükselen ve geniş bir alana yayılan kayalık bir yükseltide kurulmuştu yaşadıkları evler. Bu yükseltinin üstü, onların küçük şehrini alabilecek büyüklükte bir düzlüktü. Bu düzlüğün ortasında, bu kez en fazla iki erik ağacı boyu yüksekliğinde meydanlık geniş bir alan daha vardı. Kütüphane işte buraya yapılıyordu.
Bu üst düzlüğün güney yakası, alt düzlükten yatık bir şekilde yükselerek biten kayalarla kaplıydı. Bu kaya sırtı oyularak büyükçe bir tiyatro yapılmıştı. Sahnesi alt düzlükteydi. Oyunların oynandığı, halkın gerektikçe toplandığı, bazen bir meclis oluşturulup önemli kararların alındığı eski bir tiyatroydu burası. Tiyatronun sıralarından yürüyerek kütüphanenin yapıldığı üst meydana geçebilirdiniz.
İdeyaların taraçasından görülüyor şehirdeki hemen her şey. Evlerin taraçaları serinlikle beraber kalabalıklaşmaya başlamıştı. Biraz ötedeki akasyalı evin küçük kızları taraçaya çıkmıştı bile. Koşuşturmaları, gülüşmeleri bitmiyor.
Ovanın bereketinden fışkıran bolluk, zenginlik adil bir şekilde paylaşıldığı için fakir denebilecek kimsenin olmadığı, herkesin refah içinde yaşadığı güzel bir şehirdi İdeyaların şehri. Burayı çok seviyor İdeya.
Aynular Güneş'in doğduğu tarafta oturuyor. Evleri birbirine yakın kalıyor. Yalnızca bir bahçecik var aralarında. Aynu'yu düşününce gayri ihtiyari o tarafa çevirdi bakışlarını. Taraça boştu hala. Aynu'nun güvercinlerini saymazsak.
Alçaldığı halde hala yakan güneşi hissetti sırtında. Açık omuzlu bir elbise giymişti. Elbisesini omuzlarını kapatmaya çalışarak boynuna doğru çekiştirdi. “Hala yakıyor." diye düşündü. Güneşe pek çıkmasa da yine de bronzlaşmıştı biraz teni. Aynu'nun teni ile karşılaştırınca süt beyaz kalıyordu gerçi.
Aynu güneş müneş dinlemez bazen bir otun peşinde, bazen bilmem hangi gizemin neresinde dere tepe gezerdi. Bu serüvenlerde yaşadıkları aklını da kaslarını da güçlendirmiş, açık bir tonda olsa da zaten esmer olan tenini kalıcıymışçasına koyultmuştu. Uzun boyluydu ve açık kahverengi gözlüydü Aynu. Yakışıklıydı. Hayalinde biraz daha baktı ona. "Ne yapıyordu acaba şimdi?"
Onların tarafa doğru yürüdü. Birbirlerine kur yapan güvercinleri seyretti bir süre. Erkek, orantılı adımlarla, yelpaze gibi açtığı kuyruklarını yere sürte sürte ve öterek dişinin çevresinde dolanıyordu.
İdeya tam başını çevirecekti ki: Aynu taraçaya çıktı ve çıkar çıkmaz İdeya'yı fark etti. Göz göze geldiler. Sevgiyle, henüz söylenmemiş bir aşkla çarptı kalpleri. Birbirlerine seslenip selamlaştılar.
Aynu ile taraçadan taraçaya rahatça konuşabiliyorlar. Artık ergenleştikleri bu günlerde, bedenleri de serpilivermişti. Çocukluktan çıkıyorlardı. Bu değişimleriyle birlikte, bebekliklerinden beri gelen arkadaşlıkları da evrilmiş ve içinde yaşadıkları bu günlerini yepyeni duygularla, taptaze mutluluklarla renklendiren bir aşka bırakmıştı yerini. Ailelerini yer yer gülümseten bir aşka.
Karşılıklı konuşurlarken: Aynu, uzaktan da görülse, İdeya'nın elamsı yeşil gözlerinden kendini ayırmakta ne kadar zorlandığını fark etti. Ona bakarken bir düşü seyreder gibi oluyordu sessiz sessiz çarpan kalbi. Turuncuya çalan kızıl saçları ile bir afetti o. Şehrin erkeklerinin önce gözlerini, sonra da aklını alan, kalplerini çalan bir güzeldi. Aynu, İdeya'nın kalbinin de onda olduğunu biliyor. O Aynu'nun. Acabamsı bir soruyla bir an durakladıysa da aklı; hayır, bundan emindi.
Dirseklerini tırabzana yaslamış, Aynu ile konuşan İdeya, dizlerinde Atales'in yaslanışını hissedince ona doğru döndü. Annesine baktı, onun yanına savarım diye Atales'i, ama annesi içeri girmişti. “Gel!” dedi Atales'e tırabzanı göstererek. Maymun zıplayıp onun iki eliyle yaslanmakta olduğu tırabzana çıkıvermişti. İdeya ona gülümsedi.
- Atales bak kim var orada. Bak sana el sallıyor Aynu. Sen de el salla! Kendini maymun gibi yapıp Aynu’ya el sallamıştı ona göstermek için. Atales başka bir şey düşünüyordu. İlgilenmedi bu oyunla. Maymun hatırladı: "Orada bir yiyecekler var, bazen ortaya çıkan." Aynu ve İdeya konuşurlarken arada bir dikilip dikkatle Aynu'yu izliyordu maymun. Onun alıştığı üzere bir şeyler beklediğini fark eden Aynu, Atales'i yanına çağırdı. Atales yerinden kımıldamadı. Gitmesi için bir neden görünmüyordu Aynu'nun elinde. Oyun oynayabilirlerdi ama şimdi boş ver. Ayrıca, Aynu'nun elinde bir muz olsa bile; karnı toktu ki! Muz her zaman bulunuyordu buralarda bir de.
Aynu, eve girip taraçada kaybolmuştu. İdeya;
- Senin muz geliyor, deyip gülümseyerek başını okşadı Atales'in. Bir muz bitiyor bir muz başlıyor. Keyfin yerinde Atales. Atales onun yüzüne baktı; mutlu olduğunu gördü ve o da gülümsedi.
Aynu yeniden taraçada göründüğünde elinde kocaman bir üzüm salkımı tutuyordu. Heyecanla üzümlere baktı. Bunu ummuyordu. Hem de en sevdiği üzümden. Kırmızı kırmızı üzümler. Ne zamandır da yememişti. Bir an annesinin uyarısını hatırladı. Hızla başını çevirip kendi meyve tepsilerine baktı. Orada bu üzümlerden yok. O zaman gidip almakta da sorun yok. Karnı tok muydu? Olsun, gene yerdi.
"Üzüm mü?" Bir an aklında bir şimşek çaktı. Mermer tırabzanlara bakakaldı düşünürken kısa bir an. Mayısın ilk günleri daha! Üzümler daha olmamıştı ki! O sırada hızlı ve kısa bir yel esti. Muzlar? Muzlar da öyle. "Daha yaz bile başlamadı doğru düzgün." Bir gariplik vardı. Aklı gene bir oyun mu oynuyordu onunla yoksa. Mevsimi henüz gelmemiş ama olgunlaşmış taptaze meyveler vardı burada. Üzümlerin daha koruk olduğu bir zamanda bulunması gerekmiyor muydu? Zamanda bir sıçrama olmuş olsa! Ya da yalnızca üzümler, muzlar sıçramış olsa zamanda? Aklı gerçeklikten kaybolur gibi oldu bir an. “Hayır!” Doğru zamanda bulunduğundan, doğru boyutta durduğundan emindi. Sabahleyin de buradaydı o çünkü. Gözlerine inanmayı seçti aklı sonunda.
İdeya,
- Hadi git al! deyip eliyle dürttü onu.
Anda ne varsa o! Önündeki hayatın akışına bıraktı kendini. Başını az dikip bir düşündü. Her zaman iniş yolu olarak kullandığı: "Şu ceviz ağacından aşağıya gene ve Aynuların zeytin ağacından yukarı." derken tırabzan boyunca bir iki adım atmıştı bile. Dört ayaküstünde yürümeye devam ederken, gözü Aynuların eviyle aralarındaki mesafeye takıldı. "Aradaki büyük boşluktan doğrudan geçiş yok. Var da kimse o kadar sıçrayamıyor daha!" Ne de başka bir yolunu bulabilmişti henüz. Geçti bu düşünceyi.
Cevizin yanına varınca, bir an duraksadı. Her zaman atladığı dalla arasındaki boşluğa baktı. Bu boşluk geçilebilir bir boşluktu. Dala bakarken aynı anda boşluğu da görmeye çalıştı. Bir yeller esti gene.
Gözünün ucu hedefine, yani Aynu'nun elindeki üzüm salkımına takılı bir şekilde sıçradığı anda ceviz dalı, birdenbire bir üzüm salkımına dönüştü. Önündeki dala yapışmaya hazırlanmıştı elleri, üzüm tanelerine tutunmaya çalıştıysa da nafile; eli kayı kayıverdi ya da üzümler kopup elinde kaldı. Ondan sonra ne üzüm ne de dal kaldı ve Atales uçsuz bucaksız bir boşlukta düşmeye başladı. Yakalayıp tutunacağı dalı da çok iyi kestirmişti gözüne ama. . .
Anlamsız Maymun, ne yaptın sen? Nereye sıçradın böyle?
Atales anımsadı: Ceviz dalı üzüm salkımı olurken; üzüm salkımı ise bir ceviz dalına dönüşmüştü. Göz ucuyla takip ediyordu. Görmüştü bunu, pek açıktı.
Derinliği atlatayım derken ne yüksek ne geniş, kendisinden başka hiçbir çizginin olmadığı bir derinliğe atlamıştı. Etrafta ondan başka hiçbir şey yoktu. Buna rağmen, içinde bulunduğu boşluğun her yeri sarımsı çok soluk bir ışıkla ağarmıştı. Akıp giden boşluğun içinde hala düşüyormuş gibi hissediyordu kendini.
Güneş’e mi sıçramıştı yoksa farkında olmadan. O anları gözden geçirdi hızla. Yok, hayır, dala sıçramıştı, Güneş'e değil. "Aklım üzümdeydi o sırada ama! Aklımdaki nesnemdekine üstün gelmiş olsa? Yani nesnedeki gerçekleşeceğine akıldaki gerçekleşmiş mesela. Dala değil üzüme vardıysa sıçrayış, o zaman aklımdan sıçramışım demektir, değil mi? Gerçeklikte sıçramış olsaydım, üzüm ne arıyordu ağacın orada madem?"
Eğer böyleyse; ancak akılla, mantıken yapılabilen, derinliği atlatan o sıçrayış gerçekte de başarılmış oluyordu. Gene akıl yoluyla atlanmış gibiydi her şey, ama maddi maddi yaşanıyordu işte.
Çevresini gözlemledi, en ötelerini görmeye çalıştı. Evleri görülüyor muydu buradan. Hayır görülmüyor! Burası Güneşse ve evlerini göremezse böyle, buradan nasıl geri dönecek. Parmağını neyin üstüne koyup bakacak. Farklı derinlikleri nasıl eşleştirecek ve derinliksiz düzlemi nasıl bulacak ki oradan evine sıçrayabilsin. Bu yöntem mi getirmişti onu buraya, ondan bile emin değildi üstelik. Evlerinin bulunduğu yere dönemezse yoksa!
Bakındı yeniden, bir şeyler görürüm diye. Başka bir yerler olmalı buralarda. Evi oralardan görülebiliyordur belki. Hiçbir şey göremedi. Umutsuzluk kapladı içini. "Ne Güneşi!" diye düşündü. Bir yer bile değil burası. Her yer boş. Boşluğu tam benliğinde hissediyordu. Her şey bomboştu. "Bu boşluk benim!" dese olurdu. Ellerini, ayaklarını oynatıp kendine bir baktı, varlığından emin oldu. Evet vardı. Bir de bu boşlukta bile hiç susmayan şu aklı vardı. . .
Anlamsız bir masala benzemeye başlamıştı hayat yine. Bu anlamsız masalın anlamsız bir maymunuydu o ve anlamsız maymunun anlamsız serüvenlerini yaşıyordu. Her şey kaybolunca anlamları da birlikte kaybolmuştu. Her şey, hiçbir şey olunca anlamı kalmamış ve her şey anlamsızlaşmıştı. Burada olmayanın olamayan anlamının anlamsızlığını yaşar, anlamlara güler maymun.
Canı biraz uzanmak istedi. O anda aslında zaten uzanıyormuş gibi bir duyguyla doldu içi. Bir de baktı boşlukta sırt üstü uzanmakta. Düşündüğü hemen olmuştu. Uzandığı yerden düzeldi. Başını önüne eğip anlamaya çalıştı. "Dur bakalım, bir şey daha sanalım. Mesela yürüyorum." A yürüdü birden. Hem de o anda şose bir yol bile belirdi adımlarının altında. Benliğinin penceresinden oluyordu sanki her şey. Anı bilir bilir şaşırır maymun.
Her şeyin her şey olabildiği bir yere benziyor burası. Sende ne varsa o olan bir şeye benziyor. "Ne sansan oluyor ve ne kansan: Neredeyim ben? Boşluk bencileyin canlanıyor gibi. Boşluğu bile sanan benim sanki. Rüyada olmalıyım.”
İçinden boşluk geçiriyordu ve bu yüzden boşluğa dönüşmüştü her şey aslında. Olayın açıklaması bu olmalıydı. Nasıl oldu bu peki? Boş verdi. Boşluğa baktı. Onu boşluk değil sanmak geldi aklına. Boşluk bir an bir vadiyle dolduysa da hemen kayboldu vadi.
Aklından tek eliyle bir dala asılıp düşünür maymun. Bir de bakar ki avuçlarında gerçekten de bir dal var tutunduğu. Dal gerçek olur!
Doğrudan İdeya'nın yanında olduğunu niye sanmıyor. “Buldum, şimdi tamam!” İdeya'nın hayali açıldıysa da önünde, sıçrayıp geçemedi oraya bir türlü.
"Bir daha deneyelim bir daha!" Sevinçle deneyecek bir şeyler bulmaya çalıştı. İncir dalı veya üzüm! Her şey o noktada olmuştu. Gerçek orada almaşıklaşmıştı. İncir dalını ya da üzümü bulursa, belki eve dönüş yolunu da bulurdu. Evi görmesine bile gerek kalmazdı böylece.
"O dal neredeymiş? Hah buradaymış!" Dalın boşlukta var oluşmasını bekledi biraz. Bir şey olmadı. "Üzümler neredeymiş, üzümler? İşte bak orada!" Hemen bulubuluverecekmiş gibi ileriye hareketlenmişti bedeni. Bekledi. Üzüm salkımı hala yoktu ortada. Niye olmuyor?
Tam sanacakken, nisanın daha yeni bittiğini anımsıyor ve üzümlerin daha olma vaktinin bile gelmemiş olduğu düşüveriyordu aklına! Galiba ondan olmuyordu. Daha zamanı var diye düşününce, sanısını yanlışlamış ve ketlemiş oluyordu. Sanısına kanamıyordu böylece. Yani, olmayacak bir şey olduğu için, aklı üzümün varlaşmasını benimsemiyor, gerçeğe uygulamıyordu doğal olarak ve üzümler oldu sanamıyordu.
İncir dalı içinde geçerliydi bu. Her mevsim üstünde dal bulunurdu ama incirleri her mevsim olmazdı. Onun da vakti değildi. Ama ağaç incir doluydu. Aynı yanılsama.
Evini bulmalı! Sanması ve kanması lazım; aklını ikna etmesi ve bir şekilde üzümler olmuş diye kendini inandırabilmesi lazım! Boşlukta böyle doğuyor hayatlar. Yaratmazsan hiçbir şey olmuyor.
Bir şeyler oluyordu ama olanlar ona gerekli değildi. Bir kuş hayal etti hemen bir kuş uçmaya başladı kafasının çevresinde mesela. Baktı, seyretti biraz, "N'apayım şimdi kuşu?" diye düşündü. Eliyle kovaladı. Kuş kayboldu.
Hah şurada şurada, deyip boşluğun gerçekliğini kandırmaya çalıştı; boşluğu hazırlıksız yakaladığını düşündüğü bir an. Yok, gene olmadı! Üzüm çıkaramıyor bir türlü. O zaman ne? Her zaman olmuyordu demek ki.
“Eh, Anlamsız Maymun! Üzümler de bir gün olur. Boş ver! Boşlukla oynaşıp durma gari! Bak oralarda sabah oluyor şimdi. Rüyadan uyanma vakti geldi. Aynu ile İdeya artık bu rüyadan uyanmakta, semanın aşağılarında parlayan başka başka güneşlerde yeni yeni günlere doğmaktalar. Sen de uyan. En azından seyredersin oralarda geçmekte olan bir zamanı. Oyalanırsın, sıkılmazsın bu boşlukta hem böylece hiç.”
- Gel yanlarına gidelim. Onlarla oynayalım, yaşayalım, yazalım olanı biteni.” deyip yazı masama yöneldim. Sesli düşünmüştüm bu son düşündüklerimi.
Son cümleleri duymuştu Atales. Sırf aklıyla değil kulağı ile de duyuyordu bu kez. Birisi bir şeyler diyordu boşlukta. Beni görür gibi olmuştu dinlerken dediklerimi. Suretim belirmişti de karşısında sanki kısa bir an. İçimiz sevgiyle dolmuştu o sırada. Sonra kendi gerçekliklerimize döndük yeniden...
Boşlukta birine rastlamıştı Atales. Kendisi artık görünmese de sesi hala kulaklarında yankılanan birine. Gerçi adam, ayrılırken son söylediklerini kendi kendine demişti galiba! Atales’e söylermiş gibiydi de bir yandan. “Bu adam yazar olmalı.” diye düşündü. Gülümsedi. Eh iyiydi; bu anlamsız masalın bir yazarı vardı, en azından.
“İdeyalara gidelim diyor adam. Gidebilsem ben zaten gideceğim. Nasıl gideceğim, atlayıp tutunacak bir üzüm dalı bile yok buralarda.” O adam nasıl gidiyordur peki. Nasıl varıyordur İdeya’ya, Nasıl, kim bilir?
“Gittiğimi sanayım bakayım, ne olacak?” der demez, Aynu’nun gerçekliği açıldı çevresinde ve kendini aşağılarda bir yerlerde, onun yanında buldu. Aynu büyümüştü. Bir hamakta yatıyordu. Uykudaydı hala. Ormanlık bir yerdi. Biraz sonra gün ağarırdı. Üzüm müzüm görünmüyordu ortalarda. Sonra Aynu kayboldu ve İdeya göründü. Ne kadar özlemişmiş onu meğer! O da büyümüştü. Yatağa serilmiş uyuyordu. Başka bir evdeydi. Pek yükselmemiş olsa da Güneş doğmuştu burada. Ardından İdeya da kayboldu.
Bedenine bakıp düşündü: "Peki ben neyim? Hala aynı duruyorsam?” "Düşüyor muyum, sürükleniyor muyum, n'oluyorum?” Sadece olduğu yerde duruyordu galiba? Her şey olabilirdi bu âlemde.
Anlamsız maymun gözlerini açtığında İdeya’nın da Aynu’nun da yanında olmadığını gördü. Dün akşam tırmanıp yerleştiği ve geceyi geçirdiği, yüksekteki o kalın dalda sırt üstü yatmaktaydı. İdeyalar bir rüyaydı. Hepsi hayaldi. Kendisi de büyümüştü. Altı yaşındaydı gene. Kardeşleriyle birlikteydi. Sevindi. “Oh!” dedi. Burası onun adası ve uçsuz bucaksız deniziydi. Kabilesi, evi, vatanıydı. Oyunun sonuydu. “Aradığım yer burasıydı.” diye düşündü. İlkbaharın ortaları gelmişti. Üstelik Güneş doğuyordu.
Seyretmekte olduğu ağaçları, tepeleri, denizi saran boşluğa bakar bakar gülümser maymun.
Aynu, uyanalı çok oldu. Gece bitti ve sabah oldu. Güneş henüz doğuyor. Ay dolunay ve daha epey yukarıda. Ay ile Güneş aynı anda. Güneşin ilk ağartıları, çevreyi belli belirsiz aydınlatmaya başladığı sıralarda uyandı. Gecenin laciverte büründüğü zamandı. Sonra gün ağardıkça ufuk gitgide kızıla döndü. Şimdiyse Güneş doğdu.
Uzana kaldığı hamakta etrafın seyrine dalmıştı öyle tembel tembel. Kumruların, serçelerin; çağıran, kavga eden, kur yapan guguklayışlarına, güneşi gördüğü için sevinen ötüşlerine bırakmıştı kendini.
Tatlı bir nisan sabahı! Yağmursuz bir gün daha! Üstünden battaniyesini sıyırdı, yanına attı. Doğan güneş daha görünmesiyle Dünya'yı ısıtmıştı. Geceler bu dönemde biraz serince geçse de bu bölgenin harika bir iklimi vardı.
Rüyasında İdeya adında bir kız vardı. Aynu'nun içi sevgiyle doldu İdeya'yı hatırlayınca. Daha önce de karşılaşmıştı o kızla rüyalarında. Bu ilk değildi. Çok gençtiler bu defasında. Bir de bir maymun vardı. Başkalarını da anımsar gibiydi. Rüya gözünün önünde yeniden canlandı. Neye yorumlanmalıydı bu kız; bu rüya ne anlama geliyordu? Kaslarını gere sıka biraz gerindi.
Ay'ı seyrederken gözleri yavaşça kapandı. Kalkmakla kalkmamak arasında gitti geldi bir süre. Kalkmak istiyordu ama düşlere dalmak daha çekici geliyordu o an. Benliği uykuyla uyanıklık arasında bir hale geçti ve demin uyanmadan önce gördüğü rüyaya yeniden daldı. Zihni bu anıya açılınca gerçeklik de öyle açıldı önünde. Bir süre aynı rüyayı seyredermiş gibi oldu. Açılanların içine girse, sanki bu rüya yeniden yaşanabilecek kadar canlıydı. Yaşamıştı zaten. Yalnızca seyretmek yeterdi. O rüyanın rüyasını görüyordu âdeta; rüyayı hatırlıyor ve anımsadıklarını seyrediyordu yani. İyice dalıyor bir ara. . .
Oksadoksaya varmak ve bir sürü üstün bilgi edinmek üzere anlam kuyusuna dalmasından birkaç gün önceydi. Bir erginin peşine takılmıştı. Aylardır yollardaydı. İlkel zamanlardı. Her şeyin canlı olduğuna inanılan günlerdi. İnsan ayağının neredeyse hiç değmediği bir yerlerdeydi. Kuyunun yakınlarında kamp kurmuştu. Kuyuya girmeden önce uzun yolculuğun yıprattıklarından arınmak ve iyice güçlenmek istiyordu. Anlam kuyusuna girdiğinde her şey çok anlamlanacaktı, öyle demişti ustası. Gerçeği kaybetmeden yolunda gidebilmesi için ayaklarını yere sımsıkı basarak aklını dinç ve gerçekçi tutması gerekiyordu. Mantığı, kaya gibi sağlam ve su gibi her şeye dönüşebilen bir akışkanlıkta işlemeliydi. Balık yakalıyor, yüzüyor, düşünüyor, dinleniyordu.
İdeya bir boşluktan hafifçe buraya düşüyormuş gibi bir duyguyla uyandı o sabah. Hangi çağda geçiyordu rüyası? Hatırlamaya çalıştı. Gene aynı kişiyi görmüştü. O ilkel adamı rüyasında üçüncü görüşüydü. İlkinde yaşlıydılar ve bir şey konuşuyorlardı. Anımsamıyor şimdi. Bundan önceki rüyada ise gelecekte bir zamanda karşılaşmışlardı. İdeya kendi evlerindeydi ama gelecekte bir evleriydi bu. Annesi yine vardı. Küçük bir çocuktu.
Bir de o çocuk vardı. İlkeller gibi giyinmişti. İdeya’nın yaşlarındaydı. Dışarıdan evlerinin bahçesine bakıyordu. Elinde bir üzüm salkımı vardı. Bir ara içeri girdi, erik ağacına çıktı. Ağacın kırmızılaşmış ve siyahlaşmış şeker gibi erikleri vardı. Ana daldan çıkan, üstündeki eriklerin ağırlığıyla eğilmiş kalınca bir dalına kadar tırmandı ve elindeki üzüm salkımını bu dala astı özenle. Salkımdan büyükçe bir üzüm tanesini koparıp ağzına attı. Yakın bir dala oturdu. Bakışları üzüme takılmış düşünürken o bir tanecik üzümü uzun uzun yedi.
Akşamki rüyada da vardı bu üzüm konusu galiba. Hayal meyal anımsıyor bir şeyler.
İdeya dinelip dışarısını seyrettiği açık camdan olup bitenleri görüyor, sedirde oturan annesine söylemek istiyor ama bir türlü bir şey diyemiyordu. O çocuk dalda oturmuş şimdi erik yiyordu. Sonra kısa deri şortunun ceplerine ağaçtan biraz erik doldurdu ve elinde bir tanesini yerken inip gitti. Aynı kişiydi. Hem de ona âşık çıkmıştı rüyasında. Tanıdıklarını gözden geçirdi, gerçek hayattan birinin yansıması olmalıydı. Hayır, kimseye benzetememişti. Tanımıyordu onu.
Maymunları da vardı rüyasında.
Kütüphaneyi hatırladı. Bugünkü Birşey kütüphanesinin eski binyıllarda yapılmış tarihi bir bölümü bulunuyordu. Rüyasındaki kütüphane ona çok benziyordu. Bu kütüphaneyi daha önce gezmişti. O kayaları nasıl yerleştirmişlerdir diye düşünürken o günleri yaşar gibi olmuştu hatta. Etkilenmişti o yapıdan. O da üç katlıydı. Bu rüya nesnesinin nereden kaynaklandığı belliydi.
Abakus'un rüyaların bir geçiş kapısı olabileceğine dair düşüncesini hatırladı. Abakus İdeya’nın üniversiteden hocası. Arkenot adlı geminin yaratıcısı olarak kabul edilen bir dahi. Şimdilerde Arke Projesinde birlikte çalışıyorlar. İdeya bir bilim insanı ve Arkenot teknesinin arkenotlarından biri. Baş arkenot ise Abakus.
Bugün teknenin testleri var. İlk yolculuk çok başarılı geçmişti. İlk defa bir benzetim oluşturulmadan, gerçek dünyada, boyutlar arasında uçulmuştu. Hiçbirine inmeden, yanlarından geçip giderek kısa bir zaman boyunca uçmuşlardı. İkincisinde bir boyuta iniş yapmışlar ve bir ay kadar burayı incelemişlerdi. Dördüncü ve beşinci uçuş derken şimdi altıncı uçuşa hazırlanıyorlar. Orada olması lazım! Bir duş önce!
Duşta gemiyi yönetebilmek için gerekli yordamları gözden geçirdi hafızasından. Navigasyon ondaydı. Artık eli ayağı olmuştu gemi, ezbere biliyordu. Düşünmeden yapar olmuştu her şeyi. Orası tamamdı.
Arkenot, Arke'ye yolculuk etmek için tasarlanmış, özü Arke'ye konumlu bir gemi. Töz noktasında bir biçim! Yani, var olmak için herhangi bir nedene bağlı olmayan o ilk nedeni biliyormuş gibi davranan bir huyu ve her şeyin ortak aslına oturduğunu düşünen bir aklı var. Bir filozofun aklını taklit ediyor. Bu akılla buluyor Arke'yi.
Arke her şeyin tözü demektir ve felsefede bir kavram olarak bile olsa gerçektir. Bir filozof bütün o arke açıklamalarından sonra, hiç birini kanıtlayamayıp Arke kavramında kalır sonuçta. Arkenot da bu akıldadır. Bu anlamda kalır ve Arke’ye doğru böyle yol alır.
İçinde neredeyse tüm insanlık bilgisi yüklü yapay bir zekâ, akıldır aslında bu gemi. İnsan gibi biçimlenip karşınıza çıkabilir ve sizinle zihinsel, ruhsal ve fiziksel iletişime geçebilir. Arkenotlarından biridir geminin ya da geminin kendisidir mi demeli!
Denizde de gider, uzayda da her şeyde de. Deniz için borda fenerleri de var, pupası da. Uzay trafiğine uygun seyir fenerleriyle daha çok bir uzay gemisine benzese de aslen arke seyri için yapılmıştır; varlığın içinde, âlemlerde seyahat eder teknemiz. Zamanda, mekânda ve boyutlar arasında yolculuk olanaklıdır Arkenot ile.
Yolculuğumuzu sürdürmemize yardımcı olur. Örneğin, başka bir boyuta geçildiğinde zihinsel sıyrılmalarla karşılaşabilir arkenotlar. Zihnin tümden değişir bu durumda. İçinde bulunduğun yer tek durduğun yer olur. Gerçekliği karşılaştıracak başka bir gerçekliğin kalmayınca elde, kısılıp kalabilirsin o boyutta. Arkenot bu noktalarda bizi uyarır, korur.
İşte İdeya'nın duş alırken düşünmekte olduğu gemi böyle bir gemiydi. Dev uzay gemilerinin yanında küçücük kalıyordu. Gemi yerine tekne demek daha doğruydu belki de.
Duştan çıkmıştı. “Müzik.” diye seslenince müzik çalmaya başladı. Bugün günlerden pazartesiydi ve yeni milenyum başlayalı dört ay bile olmamıştı. Yıl üç bin bir, ilkbahar.
●
--------------------------------------------------------------------------------------------
ANLAMSIZ MAYMUNUN ANLAMSIZ SERÜVENLERİ - 1.Bölüm
---------------------------------------------------------------------------------------------
--------------------------------------------------------------------------------------------
ANLAMSIZ MAYMUNUN ANLAMSIZ SERÜVENLERİ - 1.Bölüm
---------------------------------------------------------------------------------------------
Sürecek


Güzel omuş
YanıtlaSilTeşekkürler.
SilVe ben, inci beyazı bir damlada, suyun içinden seyrettim senin rüyalarını. Seyre daldım, kapıldım, ben sen oldum. Sendeki benken, bendeki de sen oldun. Bir nefesle, bir damlada tohum oldum, rüyalarını izledim rüyalarımda. Rüyam, rüyanda..."
YanıtlaSilKendi yazımdan bir bölümü yoruma eklemek istedim :) Dünya düşümde kardeşin olduğum için çok şanslıyım ��
Okuru bol olucak bir kitabın ilk bölümünü okumuş olmak nefis bir tat, diğer bölümleri bekliyorum ������
Eyvallah!
Sil